Tevfik Fikret'in resim yaptığı bilinir de, mimarlığı ve musikişinas oluşu pek bilinmez. "Aşiyan" adını verdiği evinin planını, iç düzenini bizzat çizip uygulamış, Boğaz'ın sularını, Anadolu yakası kıyılarını gören ünlü balkonunu özellikle tasarlamıştı.
Evinin bahçesinde her şeyin doğal görüntüsü içinde olması için yapay düzenleme yapmamış, arsadaki kayaları, taşları olduğu gibi bırakmıştı.
Evde, vaktini çoğunlukla balkonunda geçirir, dilinde de hep şu hicaz şarkı olurdu:
"Sevdiğim zülfünü kimler tarıyor?
"Kim ayağın öperek yalvarıyor?"
Üstadın sesi yanık ve etkileyiciydi.
Ama onun sesinin güzelliğini en yakın arkadaşları dahi işitmemişti.
Şarkısını pes perdeden söylerdi.
Onun şarkılarını yalnızca refikası Hanımefendi dinlerdi.
İKİNCİ YAZI
SAİT FAİK KARA KARA DÜŞÜNÜYORDU
1944 yılında yayımlanan "Medarı Maişet Motoru" sıkıyönetimce toplatılınca Sait Faik haklı bir kaygının içine düşmüştü!
Hakkında mahkûmiyet kararı verilirse cezaevine girmesi kaçınılmaz olacaktı...
Kendince cezaevinde yaşama koşullarını araştırıyor, bu kaygılar içinde uykuları kaçıyordu.
Tam da o günlerde Rıfat Ilgaz cezaevinden çıkmıştı.
Onu alıp Meserret Kıraathanesi'ne götürdü. Hapishane yaşamına ilişkin soru yağmuruna tuttu:
"Diyelim ki canın biraz kafa çekmek istedi içeride; ne yaparsın?"
Rıfat Ilgaz işi şakaya vuruyordu:
"Canım içmek isterse eğer, bize verdikleri matarayı ağzıma dayar, Ağustos sıcağında kaynayan terkosu yudumlayarak kafayı bulurdum!"
Sait Faik'in keyfi büsbütün kaçıyordu:
"Yaşanmaz bu cezaevinde be..."
Rıfat Ilgaz'a öğretmenlik yolu da kapatıldığı için o günlerde kaleminden başka geçim kaynağı yoktu.
O da dişe dokunur bir gelir sayılmazdı.
Sait Faik bir ara izin isteyerek Varlık Yayınevi'ne kadar gidip geldi.
Yaşar Nabi'den, ikinci basımı yapılacak bir kitabının telifini almıştı.
Aldığı paranın da otuz lirasını, hapisten yeni çıkmış, işsiz arkadaşına verdi.